
Şu dünya macerası enteresan… Bazı gerçekleri aklen anlayabiliyorken, bazı gerçekleri ise kalben anlayabiliyoruz. İçinde yaşadığımız kainatta her şey zıddı ile bilinir. Işık olmasaydı karanlık anlaşılamazdı.
Ya da yiyecek ve içecekler olmasa açlık ne denmek bilemezdik.
İşte, bunlardan biri de sonsuzluk duygusu. Çevremizde tanıdığımız gördüğümüz her şeyin bir sonu ve ölümü var. İnsanlar, hayvanlar ve bitkilerden tutun, kainatın diğer ucundaki devasa yıldızlara kadar… Her şey ölümlü, ölüme doğru gidiyor ve bir sonu var.


“Her nefis ölümü tadacaktır.” Enbiya/35
O halde her şey zıddı ile bilindiğine göre, bildiğimiz canlılar dışında, bir güç veya kuvvetin de sonsuz olması gerekmiyor mu?
Sonsuz bir yaşama sahip olmayışımız ama bu dünyada olmamasına rağmen bunu isteyişimiz çok ilginçtir. İnsandaki her duygunun bir karşılığı bu dünyada olmasına rağmen sonsuz yaşama ve ölümlü olmama duygusunun bu dünyada bir karşılığı yoktur.


Aslında ölümlü olduğumuz düşüncesi bir insan için en önemli travmadır. Neden diye kendimize soralım. Düşünsenize çalışıp çabalamışsınız. Tam rahata erip, elimizdeki birikimle dünyayı gezip görme imkanı önünüze gelmiş ama güçten düşüyor, ihtiyarlıyor ve hayallerinizi gerçekleştiremiyorsunuz. Bu duygu ve düşünce insan aklı için en önemli ameliyattır. Hadiseler size bas bas bağırmakta ve çevrenizdeki her ölüm dünyadan sizi biraz daha uzaklaştırıp ahirete hazır hale getirmektedir.
İnsan, yaratılış itibariyle, yaratılmışların çoğunluğuna yakınına ilgi ve alaka duyar. Ayrıca duyguları itibariyle yaratılmışların hepsini sever.

Yolda yalnız bir kedi görünce gözleri dolar, dünyanın bir ucunda acı çeken bir insanın haberini alınca etkilenir. Halbuki oraya hayatı boyunca hiç gitmemiştir ve gidemeyecektir de…

Hem insanın fıtratında sınırsız bir muhabbet vardır. Koca dünyayı bir evi gibi sever. Dünyanın herhangi bir yerindeki kuraklık, deprem veya seller onu üzer, ağlatır. Halbuki bu kadar sevdiği ve muhabbet ettiği dünya ve canlılar durmuyorlar, gidiyorlar. İnsan, ayrılık azabı çeker. Yaşlandıkça çevresinden eksilerek ölüp giden dostları ve yakınları için üzülür. Onun o sınırsız muhabbeti, sınırsız bir manevî azaba sebep olur.
O azabı çekmekte kabahat, kusur ona aittir. Çünkü kalbindeki sınırsız muhabbet hissi ölüp gidecek, çürüyecek canlılar için değildir.
Nasıl ki açlık vardır ve yiyecekler vardır. Nasıl ki gözler vardır, onun göreceği güzellikler vardır. Nasıl kulaklar vardır, duyacak güzel sesler vardır. Aynen öyle de sınırsız bir muhabbet ve sevgi hissi ölüp giden, yok olan şeyler için olamaz. Dünya güzeli kadınlar veya çok yakışıklı erkekler bile bir gün yaşlanmakta ve ölüp gitmektedir. Aslında o duygu sınırsız bir güzelliği olan, ölmeyecek çürümeyecek olan bir şeye karşı olmalıdır.

Bu duygu sonsuz bir güzelliği olan bir zatı sevmemiz için verilmiştir. Halbuki insan o duyguyu bile israf etmekte ve ölüp giden, yok olan şeyler için harcamaktadır.

İnsan bitkileri, hayvanları, insanları ve tüm güzellikleri ile dünyayı sevecektir. Ama ölüp gittiklerine göre bu güzellik onlara ait değildir. Çünkü; güzellikleri kalıcı değildir. İnsan tabii ki canlıları sevecektir. Ancak sevgi ve muhabbet duygusunu, aşırıya kaçarak, yanlış şekilde ve yanlış yerlere kullanır. Bu kusuru neticesinde Onların ölüp gitmesi ve yok olması karşısında, ayrılık azabı ile ceza çekmektedir.
Düşünün bir kere yarattıkları bu kadar güzel olan bir zatın kendisi ne kadar güzel ve sevilmeye layıktır. Madem o baki ve sonsuzdur. Madem o vardır, her şey vardır. Tüm kainattaki sevgi, aşk ve muhabbet O’na duyulması gereken aşkın çok perdelerden süzülen zayıf gölgeleridir.


Aynen güneş gibi… Güneşin dünya üzerindeki cilvelerini, eşya ve canlılar üzerindeki ışıklarını görüp, bunun kaynağının o canlılar olduğunu düşünmek ne kadar boş ve abes bir iş ise Allah’ın yarattığı canlılar üzerindeki sanatını görüp onların güzelliğini kendinden zannetmek te o kadar abes ve boştur. Ki o güzellikler kalıcı olmamakta geçip gitmektedir. Güzelliklerin kaynağı kendileri olsaydı. O güzellikleri kaybetmezlerdi.
Aynen güneşin ışınları gibi gece olunca, güneş batınca ışığı gitmektedir. Demek ki ışığın kaynağı güneştir. Onu yansıtan canlılar değildir.
Kur’an da Hz.İbrahim’in sözleri:
Güneş’i doğarken görünce: “Rabb’im budur, bu hepsinden büyük.” dedi. O da batınca dedi ki: “Ey kavmim! Ben sizin (Allah’a) ortak koştuğunuz şeylerden uzağım.” En’am/78


İnsanın fıtratında bekaya ve sonsuz yaşamaya dair gayet şiddetli bir aşk ve istek vardır. Hatta her sevdiği şey de sonsuza kadar yanında olsun ve yaşasın ister. Sevdiği her şey sanki sonsuza kadar öyle kalacakmış gibi sever. Ne vakit sevdiklerinin kaybını ve ölümünü düşünse derinden derine feryat eder, üzülür… Bütün ayrılık ve kayıplardan gelen feryatlar, sonsuz aşktan gelen ağlamaların tercümanlarıdır. Sırf bu duygu için bile ahiret hayatı olmalı ve cennet yaratılmalıdır.
Hatta denilebilir ki: sonsuz ahiret aleminin ve ebedî cennet’in bir yaratılma sebebi, insandaki o şiddetli sonsuz yaşama aşkı ve arzusudur ki bu tüm insanlardan yükselen bir duadır.


Allah’ta bu umumi duayı duymuş-görmüş, cevapsız bırakmamış ve fâni insanlar için baki olan sonsuz bir alemi yaratmıştır. Hem hiç mümkün müdür ki; Allah(c.c) insanın küçücük midesinin, küçük arzusunu ve geçici bir isteğini bilip yiyecekleri yaratsın ama tüm insanlığın fıtri ihtiyacı olan, şiddetli bir arzusu ve duası olan, neredeyse tüm bilimin bunun için çalıştığı sonsuz hayatı yaratmasın.
Madem insan sonsuz hayatı sever ve buna aşıktır, bunun için çok isteklidir. Birçok nimetteki lezzet ve güzellik te sonsuz hayatta O’nun olacaktır. Genç yaşlardaki güzellik, yakışıklılık gibi… Yine genç yaşlardaki güç ve kuvvet gibi… Çok sevdiği bir yemeği yediğinde doymamak ve o lezzeti almaya devam etmek gibi…

Allah, küçük duaları kabul etsin de umumi tüm insanların duasını kabul etmesin. Kur’an-ı Kerim de kendini merhametli olarak tanıtan Allah’a bu yakışmaz.
“…Bana dua edin ki duanıza icabet edeyim….” Mü’min /64

Dünyada zamanın geçmesi, birçok şeyin ölmesi yok olmasının insanlar ve diğer canlılar üzerinde tesirleri farklı farklıdır. Birkaç gün yaşayan kelebekler olduğu gibi… Quahog istiridyeleri 500 yıldan fazla yaşar. Yani canlıların yaşam süreleri farklı farklıdır.
Nasıl ki saatin saniyelerini sayan dairesi, dakikayı ve saati ve günleri sayan daireleri görünüşte birbirine benzer, fakat hızları birbirinden farklıdır. Öyle de insandaki cisim, nefis, kalp ve ruh dairelerinin yaşamları, farklı zamanlar ve hızlardadır. Örneğin, insan vücudunun yaşam süresi ortalama 70 yıl olmasına ve anı yaşamasına rağmen, kalbi hazır günden geçmiş ve geleceğe uzanır. İnsan ruhu ise yaratıldığından beri, bu ebedi bir hayat için hazırlanmaktadır. İnsan vücudu ölür ve çürür ama ruhu ebedi hayatına devam edecektir.

Evet, Allah’a muhabbet, O’nu tanıma ve rızası yolunda bir saniye, bir sene ya da seneler gibidir. Tam tersi… Eğer onun yolunda olmazsa, uzun bir ömür gafletle geçer, bomboştur ve bir saniye gibidir.

Kadir gecesi gibi bir gün Kur’an-ı Kerim in ifadesi ile nasıl bin ay gibi insana faydalı ve verimli ise bu kısa ömürde sonsuz bir hayatı kazanmak için o kadar faydalı ve verimli olabilir.
Önce kendi nefsime ve sonra sizlere diyorum ki! Fâni, kısa, faydasız ve boş geçen ömrümüzü; bâki, sonsuz, uzun, faydalı, meyvedar yapmak ister misiniz? Madem bunu herkes ister, istemek hepimizin en doğal hakkıdır. Madem her insan gayet şiddetli bir surette uzun bir ömür ister, sonsuzluğa âşıktır. Madem bu fâni ömrü, bâki ve sonsuz bir ömre değiştiren bir çare var ve bu çare biliniyor. Gizli değil. Yalnızca farkında olmamız gerekiyor.


Elbette insanlıktan çıkmamış bir insan, o çareyi arayacak ve o imkânı gerçeğe çevirmeye çalışacak ve buna uygun hareket edecektir.
İşte o çare : “Lillah, livechillah, lieclillah”
Allah için işleyiniz, Allah için görüşünüz, Allah için çalışınız.
Yaratıcımızın rızası dairesinde hareket edelim. O vakit sizin ömrünüzün dakikaları, sonsuz seneler hükmüne geçecektir.
Yazının Youtube videosunu izlemek isterseniz buyrun!