Alemlerin Rabbi neden emrine uyup secde etmediğini sordu imtihanda olan Azazil’e. Neredeyse rüzgârda savrulup gidecek bir toz olmaya yakındı artık. Alemlerin Rabbine itaat etmemişti.
Bütün bunlara rağmen henüz hiçbir şey için geç değildi. Rahman ve Rahim Allah Azze ve Celle belli ki rahmetiyle hükmediyordu.
“Beni ateşten O’nu topraktan yarattın!” diye karşılık verdi Azazil.

Küstahça bir tavırla diyalektik yapıyordu. Haksız olduğunu umursamadan; eğrisi-doğru, yanlışını hak gösterme niyetindeydi. Allah sordu ona:
“Sana ateşin topraktan üstün olduğunu kim söyledi?”
Bu öyle bir soruydu ki bir çok cevabı içinde barındırıyordu;
- Ben bilinmeyen dahil her şeyi bilen Allâmü’l-guyûb’um
- Ateşin üstünlük fikri senin kendi ümniyen ve kuruntundur…
- Cerbeze ile batılı hak, hakkı batıl göstermeye çabalıyorsun.
- Hayır Ateş topraktan üstün değildir!
- Sen haddini bilmiyor, bununla da kalmayıp haddini aşıyorsun!
- İlmimde bana ortak mısın ki böyle isyan ediyorsun?
- Ben Allah Azze ve Celle’yim!!!
Ve daha birçok manalar barındırıyordu bu ifade. Haddini bilmeze had bildirmek Allah’ın kudretinden uzak değildi. “KÛN” emri ile hemencecik oluveren, yok ol emri ile de varlık aleminden hemen silinebilirdi. İşte Azazil var olmak ile yok olmak berzahındaydı. Zira o artık isyan etmiş ve hatta isyanında ısrar etmiş bir kuldu.
Ama Allah Azizdi; intikam sahibi ve sabırlıydı.
Kovulmuş olarak çık huzurumdan ey Lain!” dedi Allah. Bu itab karşısında Azazil korku içinde tekrar dirilme “baas” gününe kadar ömür istedi Rabbinden. Nedamet etmemiş, tövbe ve af dilememişti. Bu talebinde gerçek amacını gizlese de her şeye nigâhban olan Mevla, onun niyetini ve kalbinden geçeni iyi biliyordu. Baas gününe kadar mühlet isteyerek ölüm sarhoşluğu ve dehşetini yaşamak istemiyordu Azazil. Ve en büyük makamdan Sultan-ı ezeli’den şöyle bir hitap geldi:
“ Hadi çık huzurumdan İblis. Sen belli bir vakte kadar mühlet verilenlerdensin!”
İstediğini tam alamasa da o an yok edilmeyeceğini anlamıştı İblis ve küstahça Rabbinin kudretini tacize devam etti.
- İzzetine yemin olsun ki; azgınlığıma mukabil kullarının sağlarından, sollarından, önlerinden ve arkalarından yaklaşacağım. Sana giden ihlas yolunun üzerine çöreklenip oturacağım. Sen onların çoğunu sana şükretmeyenlerden bulacaksın. Ancak İhlaslı olanlara bir şey yapamam
“Ey Adem oğlu! Şeytana kulluk yapmayın. Şüphesiz o sizin apaçık düşmanınızdır” (Yasin S.)


Eğrinin gölgesi de eğri olur. Dilden dökülen söze karşılık; neleri kaybedip, neleri kazanabileceğini bilen biri ile hiç bilmeyen bir olur mu? Her şey bir söz ile başlamışken ve bir söze varırken; sözün eğrisinde gölgelenmek, sözün bittiği yerde gölgesiz kalmak değil miydi?
Dünya denen yoldaki yolcu için;
“Ey yolcu sözlerine dikkat et!
Sözler düşüncelere dönüşür.
Düşüncelere dikkat et!
Düşünceler duygulara dönüşür.
Duygulara dikkat et!
Sonra davranışlara dönüşür.
Davranışlara dikkat et!
Zira onlar da alışkanlıklara dönüşür.
Alışkanlıklarına da dikkat et!
Buda karakterine dönüşür.
Karakterine de dikkat et!
Oda yaşantına dönüşür.
Ve yaşantına da dikkat et ey yolcu!
En sonunda kaderine dönüşür. Kaderin olur.
Eğri, kaderini kendi çizmişti bu hikayede… Kıyamete kadar kendisi de gölgesi de eğri kalacaktı.
—Devam Edecek—